Hep bir kaçış ve varoluş çatışması içinde azgın sulardan
boğulup boğulup kurtulan korkak ruhunu ve benliğini bulmaya
çalışacaksın. Yokum ve varım diyebilen asi ruhlar arasında sıkışıp
kalacaksın. Hayattaki en kötü anın iki durum arasında kalmak olduğunu
bile bile kendinde kendini sıkışıp kalmışlıktan kurtarma cesaretini
bulmayacaksın. Ne zor değil mi, ortada bir yerde kalmak? Ya tanrı
vardır diyeceksin ya da tanrı yoktur. Başka seçeneğin olmayacak. Sense
bu iki yargının arasında kalıp sadece bilmiyorum demekle yetineceksin.
Sonuna kadar savunacağın bir fikre sahip değilsin,
gelgitler yaşıyorsun, gelgitler sürüklüyorlar seni, denizlerden
okyanuslara… okyanuslardan boşluklara… bir çok kere boğulma riskin vardı
ama boğulmadın, bir o yana gittin bir bu yana. Ve kendine ben kimim
diye sordun. Çaresiz bir sekilde bir o yandan cevaplamaya çalıştın bir
bu yandan ama bulamadın cevabı. Aslında tek istediğin sentez yapmaktı,
ama başaramadın. Hala kabuslar seni uyandırıyor
uykularından. Öylesine gerçek , öylesine acılar ki felç olmuş bedenin
gözlerini açmaya zorluyor seni. Ter içinde uyanıyorsun ama olsun ne de
olsa sen alışıksın. Gözlerini tekrar kapatıp bilincini bilinç altına
teslim ediyorsun. Gözlerin kapalı ve sen şimdi öldüğünü düşünüyorsun!
Tarif etmeye cesaret edemediğin duygular hissediyorsun o karanlık
yıkıntılarda! Bu o kadar çok oluyor ki, geçmişten gelmiş olabilme
ihtimalinin hayalini kuruyorsun. Her seferinde başka bir ad can buluyor
aciz bedeninde! Déjà vu’lar da o kadar çok ki… bazen çok korkuyorsun.
Karmakarışık felsefi yazılar okumaya devam ediyorsun. Dahilerin
cevaplarını bulamadığı soruların uzerine düşünüyor üstelik de cevapları
bulabileceğine inanıyorsun. Bulduğun her cevap ise karanlık bir
mağaradaki tünel gibi. Çıkış yolları senin cüssenin geçebileceği
büyüklükte ve sen geçer geçmez ebediyete kadar kapanacaklar. O çıkış
yolunda ilerlerken aldığın nefesin son nefesin olduğunu bilmeyeceksin.
Arkana dönüp baktığında anlayacaksın ki attığın adım son adımın. Kalp
atışların öylesine hızlanacak ki şöyle bir bakış atacaksın geride
kalanlara kahverengi gözlerinle , üstelik kainata göz kırpmayı da
unutmayacaksın gözlerindeki o donuk ifadeyle. Artık yitiksin,
iki dunya arasında sıkışıksın. Olsun ne de olsa sen alışıksın aralarda
kalmaya. Eski bir alışkanlık varlığını devam ettirecek. Ama sen
korkacaksın ve eskiye dair ne varsa onlardan kurtulmaya dair kendine söz
vereceksin. İçinde bulunduğun durumdan kaçmaya çalışacaksın
yine çünkü bedenin yorgun, sararmış derin incecik, omuzların çökmüş!
Ellerin dermansız, gözlerinse anlamsız ! Sonra toprak altında çürümeye
yüz tutmuş cesedinden fısıltılar duymaya başlayacaksın! Çaresizce
fısıltıları anlamaya çalışacaksın. Tüm benliğin orada neyi düğü
belirsiz köklerin arasında daha da derinlere kök salacak. Her bir kökün
bir yapıtta baş bulacağına inanacak ve o köklere başyapıtın kökleri
diyeceksin gelecekte. Kavramlar çoktan yitip gittiler.
Dehşete kapılmış ruhunun çığlıkları yankılanıyor uzay boşluğunun
derinliklerinde. Ve sen ne yazık ki bilmiyorsun varoluş çatışması
yaşamayacağını çünkü varoluşun son aşamasındasın. Yok oldun! Yüzleş bu
acı gerçekle! Hep acı gerçek derler ya düşüneceksin onun yerine başka
ne kullanabilirim diye. Ve sıralamaya başlayacakın ; “asla
unutulmayacak gerçek, ruhi zarar, başyapıtın kökü, soğan kabuğunun
ruhu, konuşmayı unutmuş battaniye, mavi kapaklı siyah yazan kızgın
kalem, turuncu saçlı endişeli kız , janjanlı ojeler.” Bulduğun
saçmasapan isim ve sıfat tamlamalarına gülecek ve sonra içlerinden
birini seçmek isteyeceksin. En güzeli “ruhi zarar” diyeceksin kendi
kendine. Ve böylece öğrenmeye başlayacaksın, kalıplaşmış yargılardan
nasıl kurtulacağını! İçinde olduğun gelgitin seni daha önce
görmediğin yerelere sürüklemesini bekliyorsun şimdi. Ellerin yine
sıkıntıdan terliyor, kendini her an patlayıp un ufak olacakmış gibi
hissediyorsun. Aslında o büyük patlamaya hazırsın, sıfır noktasından o
yeni başlangıca yönelenebilirsin her an. Ruhi zararla
yüzleşme zamanım geldi deyip, öldüğünü kabulleneceksin. Kainatın en ruhi
zararını kimselere söyleyememenin tedirğinliğini duyacaksın. Her
zaman arkandan konuşanlar devam edecekler, ruhi zararla karşılaştı
sonunda, ama olsun tanrı büyüktür affeder, diyecekler. Sense bambaşka,
uçsuz bucaksız alemleri görüp zevklerin en yaşanılasını yaşayacaksın.
Cüretkar olmaya karar vereceksin. Yükseklik korkuna aldırmadan
kanatlanıp uzay boşluğunda uçabilecek kadar özgür olacaksın. Gitmek
istediğin her yere gidebilme gücüne sahip olacaksın. Elinde uzun
zamandır okunmayı bekleyen kıtaplarınla kainatı keşfe çıkacaksın. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masalların iki halinde de yaşamış olmanın gururuyla “vay be” diyeceksin.
Varken yoktun, Şimdi, Yoksun, ama varlığının özgürlüğüne kavuştun , yeni yeni fark ediyorsun. Baskı yok, Kıyafet yok, Kim ne der yok, Sıkışmak yok, Kaybolmak yok,
Kurtulmanın zevkini ruhunun en ince noktalarında hissedeceksin,
sıkışıp kaldığın dünya denen o zavallı yerden başka boyutlara
kayacaksın bile bile. Savaş yok İhanet yok İntikam yok Düşmanlık yok Bilinmezlik yok Eşitsizlik yok Ellerin artık terlemekten vazgeçtiler, kalp atışların da ritmini çoktan değiştirdi. Artık; Deniz var Ağaç var Yağmur var Balık var Kuş var Su var Uçmak var Zıplaya zıplaya koşmak var Kararlısın Eminsin Güçlüsün Mutlusun Ve sen varsın Yeni beninle özgürsün , uç uçabildiğin kadar…. Gunes Yilmaz 2008-2012